Filmekimi’ne Dair Güzel Şeyler ve Bazı Hayal Kırıklıkları

 

Podcast’lerini katlanılmaz ve sıkıcı bulduğum Kürriyet ekibiyle Xavier Dolan’ın ‘’Juste La Fin Du Monde/Alt Tarafı Dünyanın Sonu’’na girmeden önce tanıştık; hangi filmleri beğenip beğenmediğimizi, fözgüven’in özlenen festival yazılarını, Melikşah Altuntaş’ın 140 karakterde kritik yaptığı tıkız tweet’lerini, gördüğü filmleri hangi uluslararası festivalde izlediğini belirten Kerem Akça’nın yazılarını konuşup tartıştık(Tabii ki tartışmadık ayol, onların vasat yazılarını tartışıp ne yapalım? Adlarını geçirelim de üfürdükleri tweet’lerin, vasat kritiklerinin farkına varsınlar, diye yazıyorum buraya.)

Her şeyden önce biri filmekimi reklamlarında neler döndüğünü açıklayabilir mi? Gözlere püskürtülmüş kırmızı boya ne anlama geliyor? Teşekkürler.

Geçen senelerde, ortalığı aydınlatan fener, tarlaya film şeridi eken traktör, film şeridiyle sallanan küçük kız, kanatları göz göz olmuş tavuskuşu gibi afişlerden sonra bu seneki reklama dair bir fikir üretmek zor.

Gelelim, bu festivaldeki bazı güzel şeylere, akıl sır erdiremediğimiz üzüntü ve muz kabuklarına:

1. LGBTİ+ Temalı Filmlerin Vasatlığı ve Eksikliği

Filmekimi, her şeyden önce, muhteşem bir ön gösterim festivaliydi. Liste açıklandıktan sonra Arrival, Toni Erdmann, I, Daniel Blake filmlerini görünce hanginiz delirmedi? Aynı histeriyi, maalesef, LGBTİ+ filmleri  için yaşayamıyoruz; bunun nedeni, bu yıl iyi filmler çıkmadığı için olabilir. Geçtiğimiz İstanbul Film Festivali kapsamında, Rexx’te izlediğimiz Theo et Hugo dışında, akılda kalan bir film izledik mi? Evin kedisini öldürdükten sonra ilişkileri boka saran bir çifti anlatan ve  Teddy Ödülleri’nde En İyi Film ödülünü kucaklayan Tomcat mi? Sıkıcıydı. Bu hafta başlayacak olan New York LGBT Film Festivali’ne bakıyorum da(Kerem Akça belki o festivale de gider.) Looking’deki sarı pipinin oynadığı The Pass ve Oscar maratonunda adı geçecek gibi duran Moonlight bu filmekimi’nde olsaydı keşke, ah!

Seçkideki LGBTİ+ temalı filmlere gelirsek, Three Generation’daki cahil cisgender LGB’lerin(lezbiyen anneanne Susan Sarandon mesela) translara ‘’aman canım onlar da gey ya da lezbiyen oluversin’’ diyen bakışı fazlasıyla ilkeldi. Elle Fanning’in oynadığı karakterin üvey kardeşiyle girdiği konuşmada ilendiği yanlış beden diskuru fazlasıyla sorunluydu.

L’inconnu du lac’da kurduğu gerilimi Rester Vertical’da oturtamayan Alain Guiraudie, annelik yapan baba karakteriyle cinsiyet rollerini mi sorgulatıyor, anlaşılmıyordu. Aktif erkekliğin nesi kırıldı filmde? Filmin finali, her pasif geyin, 25 cm’lik bir similya içindeyken son nefesini vermesi ‘’hayalini’’ mi anlatıyordu? Bilemiyorum. Chan-wook Park’ın fragmanıyla bizi yükselten, süresiyle Sarah Waters’ın Ustaparmak romanını birebir uyguladığını düşündüğüm The Handmaiden’de ise lezbiyenlik erotik bir unsur; (M)uchenik’e damgasını vuran homofobi ise bir öpücük mesafesindeydi. Filmde eşcinselliği savunan öğretmen karakteri festivaldeki tüm LGBTİ+ temalı filmlerin önüne geçti.

2. Almodovar ve Romanya Sineması için Belki Bir Kutu Zanax

Meryl Streep, biliyorsunuz, artık izlemeye katlanamadığımız filmlerin banko Oscar adayı. Bu festivalde şaşırtıcı iki şey varsa, biri de Florence Foster Jenkins filmine konulan ek seans. Bravo izleyici! Bravo, Meryl Streep’in 274.  kez farklı bir şey yaptığı duygusuyla sinemaya koşturan ve ek seans koydurtan tutkulu sinema izleyicisi.

Meryl Streep tutkusu kadar şaşırtan bir diğer konu da, Almodóvar’ın  Kötü Eğitim’den beri içine düştüğü keder girdabının hala merak ediliyor olması. İmkanım olsa, çantamdan çıkardığım Zanax ya da Prozac’ı, perdeden Almodóvar karakterlerinin ağzına pıt pıt atacağım. Biraz ferahlık her iki taraf için de hayırlı olacak. Batılı izleyicilerin Doğulu sanatçılardan şımarık çocuklar gibi habire yoksullukla ilgili yapıtlar okumayı/izlemeyi istemesi gibi, Almodóvar’dan Kötü Eğitim filminden beri tamamen unuttuğu şeyi, gırgırı, güllümü, şamatadan şaşkına dönmüş karakterleri istiyoruz, sanırım; Julieta, Volver, Kırık Kucaklaşmalar, İçinde Yaşadığım Deri gibi epik, kederli ya da mizahı sırıtan Aklımı Oynatacağım gibi filmleri değil. Julieta’da, Rossy De Palma’nın pazar çantasında pırasayla eve döndüğü Marian’dan nasibimi alarak ayrılıyorum filmden.

Romanya meselesine gelmeden önce Elçin Yahşi’nin şu tweet’i her şeyi özetliyor:

Cristian Mungiu,  4 Ay 3 Hafta, 2 Gün’de, Romanya’daki çıkışsızlığın bir gerilim unsuru olduğunu keşfettiğinden beri içimiz şişmedi mi? Yeni J-Horror, Romanya sineması mı? Mezuniyet, özenli senaryosuyla çok iyi bir mini-HBO dizisi olabilirdi. Filmde kederden evinde oturup sigara tellendiren anne gibi finale doğru bir illallah çektik sanırım. Seçkideki diğer Romanya filmi Câini(Köpekler) filmini izlediğimiz sırada, izleyicilerden biri arkadaşına dönüp ‘’Yeter Ayşe, Romanya’nın acıları beni yedi bitirdi artık’’ demesi gözlerimizi yaşarttı. 2 saat 53 dakikalık süresiyle sadece bir evin içinde geçtiği söylenen(böyle de bir festival yazısı oldu Kürriyet Blog okurları) Cristi Puiu’nun Sieranevada’sını izlemeye artık yüreğim el vermedi.

Romanya’nın bu keder/umutsuzluk/acı batağına saplanmış sinemasını görüp belli ki bu ülke için dertlenen, hikayesini Bükreş’e taşıyan Alman yapımı Toni Erdmann, ‘’Hayatı bu kadar ciddiye almayın, biraz mizah’’ demesi bu yüzden olabilir mi? Romanya, umarız Toni Erdmann’a kulak verir. Biraz peruk, biraz takma diş herkesi güldürür.

3. El Feneri İle Film İzlediğimiz Salonlar

Biraz filmlere ara verip salonlarımızdaki projeksiyon, ışık sorunu hakkında konuşmalıyız. Zira bu durum gittikçe gülünç hale bürünüyor. Düşünsenize, Arrival gibi bir filmi getiriyorsunuz; ama filmde oyuncuların yüzünü seçemiyorsunuz; sahnelerin gündüz mü alacakaranlık kuşağında mı geçtiğini anlamıyorsunuz. EkşiSözlük’te okuduğum bir entry ve görsel bu durumu harika bir şekilde özetlemiş:

 4. Fazlasıyla Umut Beslediğimiz Filmler: Ben, Daniel Blake ve Arrival

Toni Erdmann, 160 dakika süren bu Alman drama/komediye bayıldınız. 20 dakika süren çıplak parti sahnesine öldünüz, bittiniz. O kıllı kostüm falan. Peki Cannes gibi festivallerde ödüller neden hep ‘’I, Daniel Blake’’ gibi sosyal içerikli olduğu düşünülen ağlak dramlara gidiyor? Favori filmler neden hep adı gazoz markasını andıran FIPRESCI ödülünü alıyor? Ajitasyon her zaman kazanıyor, cevabı bu olabilir mi? Yavuz Turgul’un filmlerindeki dayanışmayı yaratan formülü hatırlatan Ben, Daniel Blake’de sonunda bütün salonu göz yaşlarına  boğmayı es geçip  aslında bir kısa film olarak da çekilebilirmiş.

Arrival’a gelince, Sicario’da yarattığı atmosferin yanına bile yaklaşamayan ama sonuna kadar heyecanı çok iyi tutturan Denis Villeneuve, başından beri metafizikten uzak bir film çektiği duygusu uyandırıp filmin sonunda kaderciliğe bağlıyor. Amy Adams’ın sonunda bir yerlerde ‘’Sanırım kocamın benden neden ayrıldığını buldum’’ dediği bir sahne var ki, absürd. Bu filme dair okuyabildiğim en iyi eleştiriyi de Ekşi Sinema’da Kaan Karsan yazmış:

‘’Arrival ikinci yarısında, kendi zamansal düzleminde geriye doğru, domino taşı gibi devrilen bir film. Üzerine titrediği gizemini bağladığı noktanın gülünç derecede kişisel bayağılığıyla, hiç tartılmamış, düşünülmemiş, ikna edici hiçbir bağlama oturtulamamış sosyo-politik arka planının ‘ben yaptım oldu’culuğuyla ve bilim tarihinin en büyük paradokslarından birinden aldığı yanlış ilham ışığında son nefeste ulaştığı kaderci duruşuyla kendi şatafatının altını kazıyor’’

5. Bazı Güzel Şeyler

Showgirls gibi bir filmle gelmiş geçmiş en fazla Razzie ödülünü alan ve asla bu unvanı haketmeyen Paul Verhoeven’in Elle’si. Yüzünde sahip olduğu iki mimik ile oyunculuk yapılabileceğini kanıtlayan muhteşem Isabelle Huppert. Özellikle dürbünle mastürbasyon yaptığı sahne. Filmin, En İyi Kadın Oyuncu kategorisi için şimdiden oscar buzz‘ı oluşmuş durumda.

 

Bazı eleştirmenler gerçekten kafa düşürüyor: Elindeki tek çekici politika olan her filmi de bu yönde çivi gibi çakmaya yeltenen Birgün yazarı Cüneyt Cebenoyan, Cannes’daki eleştirmenlerin filme düşük puan vermesini eleştirerek Ken Loach’un filmini övmüş. Julieta’ya başyapıt deyip Zombi Ekspresi’ni yererek ‘’ciddiye alınacak yanı yok’’ demiş. Gerçekten, Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar, Sırrımın Çiçeği, Yüksek Topuklar, Matador, Atame, La Ley Del Deseo hepsi kalburüstü filmlerdi de Almodovar filmografisinden sanki bir Julieta başyapıt olarak ayakta kaldı. The Night Of The Living Dead, Zombieland, The Dawn of The Dead, Shaun Of The Dead gibi filmlerde de derin anlamlar aramamıştık. Dolayısıyla, Carpenter’vari tek mekanda geçen bu aksiyonu da yukarıda geçen zombi serisine ekleyebilirim.

American Honey’nin müzikleri ve şu tweet:

Mezuniyet filminde müfettişi oynayan Vlad Ivanov,

Hizmetçi filmindeki diş törpüleme sahnesi,

Filmekimi’nin seçkiye katmakla harika bir iş çıkardığı, festivalin sürprizlerinden Under The Shadow (İngiltere’nin, Oscar’a, Yabancı Dilde En İyi Film kategorisi için bu filmi göndermesi muhteşem bir seçim olmuş),

Ve adını yazının sonunda geçirmezsem haksızlık duygusu yaşayacağım Toni Erdmann.

Gelecek sene de bu kadar dolu bir programla karşılaşırız umarım.

 

 

 

Leave a Reply

Your email address will not be published.

One comment on “Filmekimi’ne Dair Güzel Şeyler ve Bazı Hayal Kırıklıkları

Trackbacks & Pingbacks

Comments

  1. Cüneyt Cebenoyan Oct 19, 2016

    Julieta politik filmdi de ondan mı başyapıt dedim yani? Almodovar’ın başka başyapıtı yok mu dedim? Romero’nun filmlerinde anlam görememişsen o senin sorunun. Çekiç geliyor şimdi o düşmüş ve çalışmayan kafana!

Kürriyet © 2017